BAĞIRSAKTAKİ ÖZEL ENZİMLER

Bağırsak, besinlerin parçalanması için özel olarak yaratılmış bir organdır. Duvarlarında meydana gelen kimyevi olaylar, besinlerin en küçük parçalara ayrıştırılıp dağıtılmasındaki kusursuz sistem hayranlık uyandırıcıdır. Bağırsağın duvarlarının hemen her milimetrekaresi, sayısız enzimin üretildiği bir fabrika gibidir. Bu fabrikalarda proteinleri çeşitli peptid kademelerine kadar ayrıştıran, bunları amino asitlere, karbonhidratları glikoza ve yağları yağ asitlerine ve gliserine parçalayan enzimler üretilmektedir. Bu enzimlerin ne türleri, ne işlevleri ne de hızları birbirine benzer.

Meyve şekerini parçalayan enzim ile süt şekerini parçalayan enzim farklıdır, nişastayı ise başka bir enzim parçalara ayırır. Buradaki sıcaklık ve pH derecesi, bu enzimlerin üretilip kendi faaliyetlerini yapmaları için en uygun orandadır. Çünkü, daha önce de belirttiğimiz gibi enzimlerin çok hassas çalışma şartları vardır.



Bağırsak, besinlerin parçalanması için özel olarak yaratılmış bir organdır. Duvarlarında meydana gelen kimyevi olaylar, besinlerin ayrıştırılıp dağıtılmasındaki sistem, hayranlık uyandırıcıdır.

Bilindiği gibi, mide ve bağırsağın yapıları ve çalışma şekilleri birbirinden farklıdır. Midede asidik, bağırsakta ise bazik ortamda çalışabilen enzimlerin bulunması gerekmektedir. Mideden bağırsağa geçen besinler, midenin sert şartlarından ayrılarak, bağırsağın daha yumuşak olan şartlarıyla karşılaşırlar. Dolayısıyla bu sert şartlardan ayrılıp gelen besinlerin ve sıvıların bağırsağa zarar vermemelerinin sağlanması gerekmektedir. İşte bunun için pankreas sıvısı devreye girer.

Birazdan detaylarını inceleyeceğimiz özel enzimlere sahip pankreas sıvısı, pankreas kanalı yoluyla bağırsağa girer ve pH dengesini asidikten baziğe dönüştürür. Onikiparmak bağırsağı, yani ince bağırsak, yağların parçalanmasını sağlayan enzimlerin bulunduğu yerdir. Pankreasta üretilen yağ eriticiler, burada toplanarak besinlerin sindirimini hızlandırırlar. Pankreas sıvısı oldukça güçlü bir enzim olan tripsine sahiptir. İnce bağırsağa inaktif formu olan tripsinojen şeklinde girer. Tripsinojen, bağırsakta sadece besin bulunduğunda aktif hale geçen bir başka enzimin faaliyetleri sonucunda aktif olur ve tripsine dönüşür. Tripsin, mideden ince bağırsağa gelen polipeptidlerin peptid bağlarını parçalar. Tripsin aynı zamanda, pepsin tarafından midede parçalanmamış olan büyük protein moleküllerini de ayrıştırır. İnce bağırsak duvarlarında bulunan salgı bezleri bunun dışında peptid bağlarını ayıran enzimler de salgılarlar. Molekülleri oluşturan peptid bağları yıkılır ve protein sindirimi sonucunda ortaya çıkan son ürün artık tüm proteinlerin temel yapı taşları olan amino asitlerdir.

Yağlar da ince bağırsakta sindirilirler. Ancak besinlerle alınan yağlar, ince bağırsağa geldiklerinde küçük yağ damlacıkları halindedirler. Yağ sindiriminde rol alan lipaz enzimi, bu durumdaki yağları etkileyemez. Bunun için safra devreye girer. Safra, karaciğer tarafından salgılanan ve safra kesesi tarafından çevrelenen bir maddedir. İçinde hiçbir sindirici enzim yoktur. Safra sıvısı içinde bulunan safra tuzları, yağ damlacıkları üzerine yapışmakta, bunları ince parçalar haline getirmekte ve bunları enzimlerin parçalaması için hazırlamaktadırlar. Safra tuzlarının %90 kadarı, bağırsaklardan geçerken ince bağırsağın alt kısmında emilmekte ve karaciğere taşınarak tekrar tekrar sindirim için kullanılmaktadır.

Safra görevini bitirdikten sonra sıra yağ sindirici enzimlere gelir. Pankreas sıvısında bulunan yağ sindirici enzim lipaz, yağları yağ asitlerine ve gliserole dönüştürerek parçalar.

Bütün bu aşamalar gerçekleşene kadar alınmış yüzlerce tedbir vardır. Öncelikle mideden gelen besinlerin, midenin asidik ortamının etkilerini bağırsağa taşımamaları gerekmektedir. Ardından henüz sindirilmemiş olan besinlerin sindirimi için belirli enzimlerin hazır bulunmaları gerekmektedir. Ortamın, tüm bunları gerçekleştirecek şekilde düzenlenmesi, habercilerin buna göre harekete geçmeleri, yardımcı moleküllerin olay yerinde hazır bulunmaları gerekmektedir. İşte bütün bunlar için pankreas sıvısı üretilir. Bu özel karışımı hazırlayan ise oldukça özel bir organ olan pankreastır.

Sindirim Enzimlerinin Üretim Fabrikası: Pankreas

Pankreas, karında midenin arkasında gizlenmiş 15 santimetre boyunda 90 gram ağırlığında küçük bir organdır. Midenin arkasında yerleşmiş olduğundan saklı organ olarak adlandırılmaktadır. Pankreas, damarlar gibi birbirine bağlanmış ince tüplere sahiptir. Bu tüpler, midenin arka kısmında yer alan bağırsağa doğru açılan bir kapı şeklinde birleşirler. Bu kapı, bağırsak için cankurtaran rolü oynayan önemli bir sıvının, pankreas sıvısının akıp geçtiği yerdir.
Pankreas küçük olmasına karşın, oldukça önemli bir görevi üstlenmiştir: Sindirim enzimlerinin üretilmesi. Sindirim enzimleri, pankreasın ürettiği ve adına pankreas sıvısı denilen bir sıvı içinde sindirim sistemine iletilir. Bu sıvının içinde başka dengeleyici faktörler de bulunmaktadır. Pankreas, her gün 5 litreye varan pankreas sıvısı üretebilmektedir.- http://www.sabah.com.tr/cp/iyi101-20041114-102.html  90 gramlık küçük bir organ için bu oran oldukça yüksektir.

Pankreas sıvısının üretimi, midenin hemen altındaki onikiparmak bağırsağının mide asidi ile buluşması ile tetiklenir. Besinler, mideden ayrıldıktan sonra oldukça asitli bir lapa halini alırlar. Mideden sonra ilk olarak ziyaret ettikleri yer ise, onikiparmak bağırsağıdır. Mideden gelen bu asitli karışım, onikiparmak bağırsağının ince ve duyarlı olan iç kısmını da eritip yok edebilecek güçtedir. Ancak böyle bir sorun oluşmaz çünkü pankreas sıvısı, alkali bir su içermektedir. Alkali su, bağırsağa ulaşması ile birlikte asidin etkisiz hale gelmesini sağlar. Böylelikle besinler bağırsağa sorunsuz şekilde girebilirler.

Pankreas sıvısının üretimi kontrollüdür. Yemek masasına oturduğumuzda, pankreasın binlerce küçük keseciği yani akinosları, sinir sisteminden aldığı uyarılarla pankreas sıvısını üretmeye başlar. Ancak ağzımızdaki lokma, onikiparmak bağırsağının kapısından geçmeden, pankreas tam kapasite çalışmaya başlamaz. Besin hangi miktarda geldiyse, salgılanan enzim miktarı da ona göredir. Pankreas aynı zamanda yediğimiz yiyeceklerin çeşitlerini de anlayabilir. Ardından da yediğimiz farklı yiyeceklere göre farklı enzimleri salgılar. Örneğin makarna, ekmek gibi karbonhidratlı yiyecekler yediğimizde, pankreas sıvısı içinde karbonhidrat sindirici enzim yani amilaz salgısı ağırlıktadır.- http://www.daghanoves.netfirms.com/din/insan/insan4.htm   

Bu dengeleme mekanizması oldukça hassastır. Çünkü hem enzimlerin israf edilmemesi, hem de bağırsağın kendi duvarlarının kazara sindirilmemesi gerekmektedir. Bütün bu sistem, bir canlı bedenini ayakta tutabilmek için yeterli miktarda enzim üretmenin sorumluluğunu taşımaktadır. Eğer bunun farkında olsaydık, tüm vaktimizi vücudumuzda enzimlerin ne zaman, ne miktarda ve nasıl üretileceğini hesaplamakla ve onları nasıl harcamamız gerektiğini düşünmekle geçirirdik. Oysa bunların üretimi de, çalışma yöntemleri de bizim kontrolümüzde ve bilgimiz dahilinde değildir. Enzim üretiminin kontrolü, vücudun içinde yine yağ ve proteinlerden oluşmuş başka yapılara yüklenmiştir.

Beyinden çıkan vagus siniri vasıtasıyla, bağırsak duvarında özel olarak üretilen hormonlar olan sekretin ve pankreozimin, enzim üretimini üstlenirler. Sekretin hormonu, pankreası, asidi nötralize eden sodyum bikarbonat bakımından zengin olan pankreas sıvısı üretmesi için uyarır. Pankreozimin hormonu ise pankreası, enzim bakımından zengin olan pankreas sıvısı üretmesi için uyarır. Gıdalar mideden onikiparmak bağırsağına geçtiklerinde sekretin ve pankreozimin kana karışmaya başlar. Bu üretim onikiparmak bağırsağı için önemlidir, çünkü bu hormonlar sayesinde bağırsak, asidin parçalayıcı etkisinden korunacaktır. Sekretin ve pankreozimin, kan dolaşımı yoluyla pankreasa ulaşır ve içinde onikiparmak bağırsağını koruyacak suları da kapsayan ve içinde bol miktarda su, bikarbonat ve sindirim enzimleri bulunan pankreas sıvısının yeterli kapasitede üretilmesi gerektiğini haber verir. Bu salgılar, daha önce bahsettiğimiz ince kanallar vasıtasıyla bağırsağa akar.



Pankreas, karın ve midenin arkasında bulunan 15 cm boyunda bir organdır. Küçük olmasına rağmen bu organ, önemli bir görevi üstlenmiştir: İçinde sindirim enzimlerinin bulunduğu pankreas sıvısının üretilmesi. Pankreas, yaşam için sayısız faktörün içinde bulunduğu bu özel sıvıdan günde yaklaşık 5 litre üretir.

Hormonları harekete geçiren organ, yine protein ve yağlardan oluşan bir başka yapı olan midedir. Midede sindirim sürerken, bu organ besinlerin, adeta kendisinden sonra onikiparmak bağırsağına uğrayacaklarını bilircesine bir uyarı gönderir. Ona potansiyel tehlikeyi haber verir. Söz konusu hormonları hemen salgılamaya başlar. Salgıladığı hormonları kana verir. Bu, görünüşte oldukça riskli bir iştir. Çünkü kan bütün vücudu dolaşır. Dolayısıyla kan içinde dolaşan bu hormonların nereye haber götüreceklerini biliyor olmaları gerekmektedir. Nitekim hormonlar da bunu gerçekten çok iyi bilirler. Aldıkları mesajı vücuttaki başka hiçbir hücreye uğramadan, yalnızca pankreasa iletirler. Allah sonsuz incelikler içeren yaratma sanatının bir göstergesi olarak, söz konusu hormonların moleküler yapısını, yalnızca pankreas hücrelerinin zarında bulunan algılayıcı moleküllerle etkileşecek şekilde yaratmıştır.

İnsan bedeni içinde var olan birbirinden habersiz iki küçük molekül, birbirlerinin ne işe yaradıklarını bilerek, amaçlarını, niteliklerini, işlevlerini tanıyarak birbirleri ile haberleşmektedirler. Birbirlerini hiç görmezler, insan bedeninin neye benzediğini ve ne kadar büyük olabileceğinin farkında değillerdir. Ama yine de ortak bir amacı sonuçlandırmak için haberleşirler. Bunu yapabilmeleri için büyük bir akıl ve bilinç sahibi olmaları gerekmektedir. Elbetteki gözü, kulağı, beyni olmayan şuursuz atomların oluşturduğu moleküllerde böyle bir akıl ve bilinç aramak yersizdir. Bu varlıkların yaptıkları mucizevi işlerde görülen akıl ve bilinç, insan bedenini yoktan var eden Allah'a aittir. Bu mucizevi inceliklerin yaratılış sebeplerinden biri, insanların bu önemli gerçeği görmeleri ve bunun üzerinde düşünmeleridir. Bu gerçek Kuran'da şöyle haber verilmiştir:

Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir, bunların arasında durmadan iner; sizin gerçekten Allah'ın her şeye güç yetirdiğini ve gerçekten Allah'ın ilmiyle her şeyi kuşattığını bilmeniz, öğrenmeniz için. (Talak Suresi, 12)



Tripsin enziminin bilgisayarlı görüntüsü. Yeşil kısımlar enzimin aktif bölgesini göstermektedir.

Pankreasın gelen besinlerin niteliklerine ve miktarına göre enzim üretebilme yeteneği ise ayrı bir mucizedir. Pankreasın kimya formüllerini bilmesi, ne tip besini neyin sindireceğini tespit etmesi ve buna göre üretim yapması gerekmektedir. Bu kontrollü üretim sonucunda pankreas, enzimce zengin olan sıvısını ince bağırsağa gönderir. Pankreas sıvısında, vücut için hayati öneme sahip dört enzim vardır. Bunlar tripsin, kromotripsin, lipaz ve amilazdır.

Tripsin ve kromotripsin, proteini, kan dolaşımı ile bütün vücudu dolaşan ve dokuların yapımında kullanılan amino asitlere dönüştürmektedir. Amilaz, nişastayı şekere dönüştürür. Lipaz, yağ küreciklerine saldırarak bunları parçalar ve bunları yağ asitlerine ve gliserine çevirir. Tüm bunlar, enzimlerin müthiş hızları ile oldukça kısa bir zaman içinde gerçekleşir ve biter. Yenilen yemek, lüks bir lokantada ısmarlanan özel bir yemek de olsa, sadece bir ekmek parçası da olsa, onikiparmak bağırsağında bunların tümünün aldığı hal aynıdır. Tabaktaki yiyecek ile onun bağırsaktaki hali birbirinden tamamen farklıdır. Enzimler onları parçalar, küçültür, atıkları bir kenara atar, geri kalan kısmı da bedeni canlı tutabilmek için ayırırlar.

Sindirim Enzimleri ve Sahip Oldukları Mükemmel Düzen

Bazı enzimler, pankreas hücrelerinde sentezlendiklerinde aktif halde değillerdir. Bunlar bağırsak kanalına geçtikten sonra aktifleşirler. Daha önce tanıttığımız enzimlerden tripsin, vücut hücreleri için potansiyel olarak çok tehlikeli bir kimyasaldır. Bu nedenle inaktif hali olan tripsinojen şeklinde salgılanır. Tripsinojen, mukoza ile temas ettiği anda, bu mukozadan salgılanan enterokinaz enzimi tarafından aktif hale dönüştürülür. Tripsinojen aynı zamanda hali hazırda var olan tripsin enzimi tarafından da aktif hale dönüştürülür.

Pankreas sıvısındaki söz konusu enzimlerin, bağırsağa geçmeden önce aktif olmamaları önemlidir. Çünkü aksi halde tripsin ve diğer enzimler, pankreasın kendisini sindirebilirlerdi. Bu bölgede söz konusu enzimleri salgılayan hücreler, aynı zamanda tripsin inhibitörü (engelleyicisi) denilen bir madde de salgılarlar. Bu madde tripsinin, salgı hücreleri içinde ve pankreas kanallarında harekete geçmesini önler. Tripsinin diğer enzimleri de aktive etme özelliği olduğundan tripsin inhibitörü diğerlerinin de aktivasyonunu önlemiş olur.

Beraber salgılandıklarında hiçbir etkileri olmayan bu iki enzim, tripsin ve inhibitörü, görev yerlerine yani bağırsağa ulaştıklarında adeta emir almışcasına birbirlerinden ayrılırlar. Bu ayrılık, sindirim işlemi için oldukça önemlidir. Tripsin bir anda serbest kalır ve bağırsağa ulaşan besinlerdeki proteini parçalamaya başlar. Bu iki maddenin birbirlerinden ayrılma anı ve yeri oldukça özeldir. Eğer birbirlerinden daha erken ayrılsalardı, tripsin pankreasın kendisini parçalayacaktı. Hiç ayrılmasalar, bu durumda da bedene giren besin sindirilmemiş olacaktı. Ancak bu hataya hiçbir zaman düşmezler. Gün içinde yenilen her yemek, ne zaman birbirlerinden ayrılacağını bilen bu iki molekülün çalışmaları sonucunda mutlaka sindirilir. Her şey mutlaka doğru yer ve doğru zamanda gerçekleşir. Elbette, enzimlerin bu zaman ayarını tesadüfen veya kendi iradeleriyle yapabilmeleri mümkün değildir. Bir enzim, onu durduran bir başka protein, onları üreten pankreas ve bunların arasında haberci olarak gezen hormonlar, tüm bu olaylara dahil olan moleküller, başka proteinler ve başka enzimler tesadüfen aynı anda aynı yerde var olamaz, birlikte hareket edip kusursuz bir uyum gösteremezler. Bunların tek bir tanesinin bile tesadüfen meydana gelmesi imkansızdır. Tüm bunları Allah yaratır ve her biri sürekli olarak Allah'a itaat halindedirler.

Tripsin inhibitörü olmasa ne olur? Söz konusu mekanizmanın çalışmaması ölümle sonuçlanabilir. Örneğin, pankreas ciddi bir hasara uğradığında veya bir kanal tıkandığında, hasarlı alanda büyük miktarda pankreas salgısı birikir. Bu durumda tripsin inhibitörünün etkisi yetersiz kalabilir ve enzimler büyük bir hızla harekete geçerek pankreasın tümünü birkaç saat içinde sindirebilirler. Bu durum sonucunda şok meydana gelir ve bunun neticesi de genellikle ölümdür. Ölümle sonuçlanmadığı durumlarda ise genellikle ömür boyu pankreas yetmezliği baş gösterecektir.

Pankreasın sindirimi sağlayacak miktarda sıvı üretememesi ise, elbette büyük bir sorundur. Ancak bedende buna göre de bir tedbir vardır. Böyle bir durumda pankreas, vücudun her yerine, işine yarayacak olan enzimleri bulabilmek için mesajlar gönderir. Bunları bulduğunda, vücudun diğer bölümlerinden aldığı bu metabolik enzimleri sindirim enzimlerine dönüştürmelidir. Bu, pankreas için her zamankinden farklı ve fazladan bir iştir. Daha çok çalışması gereken pankreas bu nedenle "genişler". Bu genişleme pankreasın işlevine bir zarar getirmez, ama ağrıya neden olur. Fakat vücudun metabolik enzimlerinin sindirim için kullanılması, vücudun neredeyse bütün diğer organlarının işlevlerinin azalması anlamına gelmektedir. Dr. Edward Howell, bu konuyu şu şekilde açıklar:

Pankreas, tekrar sindirim enzimlerinin üretimine geçmek için vücudun her bölümüne mesajlar göndermelidir. Hatta habercilerin deposuna bile saldırabilir. İhtiyaç durumunda onlara yalvarır, onlardan borç alır veya onlardan çalar. Onları bulduğunda yapacak işleri vardır. Metabolik enzimleri sindirim enzimlerine dönüştürmek pankreas için ekstra bir iştir. Tıpkı bir kasın egzersiz sonrasında genişlemesi gibi, o da çalıştıkça genişlemelidir. Genişlemek pankreasa zarar vermeyebilir, ama metabolik enzimleri ele geçirdiğinde bütün vücudu, kendi işlevini yerine getirmesi gereken her organ ve hücreyi bundan mahrum ederek cezalandırır.

Darwin's Black Box (Darwin'in Kara Kutusu) isimli kitabında, Leigh Üniversitesi Biyokimya Profesörü Michael Behe, kanın pıhtılaşma sistemindeki karmaşıklığı ve enzimlerin sistemli çalışmalarını bütün detaylarıyla anlatmış ve kanın pıhtılaşma sistemindeki bu kompleks ve birbirine bağlı detayları delil göstererek "indirgenemez komplekslik" kavramını açıklamıştır. Michael Behe, aşağıdaki sözlerle, insan bedenindeki bir diğer indirgenemez komplekslik örneğini, yani sindirim sisteminin en değerli parçası olan pankreas enzimlerinin önemini açıklamaktadır:

Çok çeşitli protein içerikli yiyecekleri sindirmesi gereken pankreas enzimleri, enzimler arasında en bilinenleridir. Bu enzimlerin çalışmasında meydana gelen bir hata, kanın pıhtılaşma zincirinde meydana gelebilecek herhangi bir hatadan daha büyük hasarlara yol açabilmektedir. Bu nedenle bu enzimlerin çalışma sistemleri sağlık için büyük önem taşımaktadır. Pankreasta, tripsinojenin aktivasyonu, tripsin inhibitörü ile engellenmektedir. Miller'in senaryosundaki gibi, tripsin inhibitörünün plazmada tesadüf eseri dolaşıyor olduğunu farz edebilmek oldukça zordur.

Eğer hedefini şaşırmış bir enzim yanlışlıkla aktive edilirse, düzenleyici bir mekanizmanın yokluğu durumunda, muhtemelen organizmada çok genel bir hasara yol açacaktır. Evrimsel bir ara form olarak varlığını sürdürebilmesi imkansızdır.

Hiçbir hatanın gerçekleşmediği, enzimler ve onları üreten organlarla noksansız çalışan böyle mucizevi bir sistemin var olması, Allah'ın Yüce varlığını sürekli olarak insanlara hatırlatan bir nimettir. Bu hatırlatıcılar insanlara amaçsızca var edilmediklerini, ölümle birlikte mutlaka ahiret yaşamı ile karşılaşacaklarını bildirmektedir. Eğer bir insan, tüm bunlardan sonuç çıkarabilecek bir akla ve anlayışa sahipse, bedeninde var olan tüm enzimler ve diğer tüm yapılar, onu Allah'ın rızasına, dolayısıyla da cennete bir kademe daha yaklaştıracak sebepler haline gelir. Allah'ın tüm eserleri bu gerçek için yaratılmışlardır ve her yaratılış mucizesi, bunu gören bir insanın hidayetine vesile olacaktır. İnsan bunlarla denenir ve Allah Kuran'da bu gerçeği şöyle haber vermiştir:

Şüphesiz Biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık. Biz ona yolu gösterdik; (artık o,) ya şükredici olur ya da nankör. (İnsan Suresi, 2-3)

Dna için Çalışan Enzimler

Enzimler oldukça özel proteinlerdir. Hangi reaksiyonu ne kadar hızlandırmaları gerektiğini iyi bilir, nerede hangi reaksiyona etki etmeleri gerektiğini hatasız tespit ederler. Ancak vücutta görev üstlenen enzimlerden belki de en ilginci, DNA için görev yapan enzimlerdir. Bu enzimler aynı zamanda evrim teorisinin savunucuları için de büyük bir engel teşkil ederler. Çünkü varlıkları, evrim teorisininin tesadüf iddialarını temelinden ortadan kaldırmaktadır. Bu konuya ilerleyen satırlarda değineceğiz.

DNA enzimleri için en ilginç olan noktalardan biri, tüm çalışma bilgilerini DNA'dan almaları ama aynı zamanda DNA'daki hataları tespit edip onu onarma yeteneğine de sahip olmalarıdır. Bilindiği gibi DNA molekülü, kendi kopyasını çıkarabilen bir moleküldür. Ancak kopyalama işlemini kendi başına yapamaz. Bunun için enzimler devreye girer. Kopyalama işlemi, Allah'ın dilemesiyle, bu enzimlerin vesilesiyle gerçekleşir. Bunu genel hatlarıyla açıklayalım:

DNA, 3 milyar harften oluşan bilgi bankasına sahip dev bir moleküldür. Bu molekül, helezon şeklinde kıvrılmış bir merdivene benzer. Kopyalama işlemi başladığında ilk olarak DNA helikaz isimli enzim, olay yerine gelir ve DNA helezonunu bir fermuar gibi açmaya başlar. Bunun sonucunda DNA'nın heliks biçimindeki kolları ayrılır. DNA helikaz, her saniye 1000 nükleotid çiftini açabilme yeteneğine sahiptir.



Kopyalama sırasında DNA sarmalının açılması, prensipte iki DNA helikaz enziminin uyumlu çalışmaları ile mümkün olur. İki ayrı helikaz enzimi, tekli sarmalın başından ve sonundan sarmalı ayırmaya başlarlar.

DNA helikaz, fermuarı açarken bir noktada aniden durur. Durulan noktalar, gerekli olan bilginin sınırlarıdır. (Hücre içinde bir işlem yapılacağı zaman, DNA içinde, sadece bu işlemle ilgili olan kodun yer aldığı kısım kopyalanır.) Enzimler, bilginin nereye kadar uzanmakta olduğunu ve DNA'nın nereye kadar açılması gerektiğini açıkça bilirler.



DNA sarmalının ayrılmasından sonra bu bölgeye gelen başka enzimler, nükleotidleri üçer üçer okumaya başlarlar.
Nükleotidlerin okunmasıyla beraber devreye giren başka enzimler, hemen sarmalın iki koluna hücum ederek bir hata olup olmadığını tespit ederler. Tespit edilen hatalı kısım, DNA nükleaz isimli enzim tarafından koparılır. Bu kopukluk ligaz enzimi tarafından tamir edilir.

Kopyalama sırasında DNA sarmalının açılması, prensipte iki DNA helikaz enziminin uyumlu çalışmaları ile mümkün olur. Bir tanesi kopyalanmak üzere ayrılan tekli sarmalın başından başlar, diğeri ise sarmalın arka kısmını başlangıç noktası olarak alır. Her iki sarmalın yükleri farklı olduğundan bu helikazlar tek bir DNA sarmalı üzerinde farklı yönlerde hareket etmek zorundadırlar ve bu nedenle de "farklı" enzimlerdir. Hücrede her iki tipte de DNA helikaz enzimi mevcuttur.- Alberts – Johnson – Lewis – Raff – Roberts - Walter, Molecular Biology of The Cell, 4th edition, Garland Science, 2002, sf. 245

Gerekli DNA bölümü bulunduktan sonra da bu bölüme tutunan başka enzimler, nükleotidleri üçer üçer okumaya başlarlar. (Nükleotidler, DNA nükleik asidini oluşturan bazlardır. Adenin, Timin, Guanin ve Sitozin olarak isimlendirilirler.) Bunun nedeni bilginin üçerli nükleotid dizileri halinde kodlanmış olmasıdır. Birbiriyle bitişik milyonlarca nükleotid, enzimler tarafından hiç durmadan okunur. Tüm bu işlem, saniyeden çok daha kısa sürer.

DNA üzerinde 4 çeşit nükleotid bulunur. (Adenin, Timin, Sitozin, Guanin) Ancak bunu okuyup kopyalamayı gerçekleştirecek olan enzimler amino asitlerden oluşmuşlardır. Dolayısıyla, bir enzim ile DNA sarmalının iletişim kurması; nükleotidlerle amino asitlerin birbirlerini anlamaları veya birbirleri ile haberleşmeleri gibi bir şeydir ki, bu elbette olağanüstü bir durumdur. Söz konusu olan tümüyle farklı iki yapıdır. Birbirleriyle anahtar-kilit uyumuna benzer moleküler bir uyum yoktur. Dolayısıyla birbirleriyle moleküler anlamda bağlantı kurabilmeleri zor gözükmektedir. Ancak bedende bunun da çözümü yaratılmıştır. Enzimler DNA üzerindeki kodonları rahatlıkla okurlar ve okudukları kodonun neyi ifade ettiğini anlarlar. (Kodon: DNA'dan mRNA'ya (mesajcı RNA) yazılmış şifrenin üçlü baz gruplarına kodon denir. Kodonlar mRNA molekülünde bulunur.)

Bunun elbette tek bir anlamı vardır. Amino asitler de nükleik asitler de tek bir Yaratıcı tarafından aynı anda yaratılmışlardır. Enzimleri oluşturan amino asitlerin nükleotidleri tanıyarak, onların içerdikleri şifreleri çözebilmeleri ve bunu kullanarak DNA kopyalanması gibi hayati bir işlemi yerine getirebilmeleri, yalnızca onların tek bir iradenin kontrolünde olmaları gerçeği ile açıklanabilir. Var olan her şey gibi onlar da Allah'ın eserleridirler.

Günümüzün en koyu evrimcilerinden biyokimyacı Leslie E. Orgel, bu iki yapının tesadüflerin eseri olarak evrimleşmiş olamayacaklarını şu şekilde itiraf etmek zorunda kalmıştır:

Proteinlerin ve nükleik asitlerin, ki bunların ikisi de yapısal olarak oldukça komplekstirler, aynı anda ve aynı yerde meydana gelmiş olmaları son derece inanılmazdır. Biri olmadan diğerinin varlığı mümkün gözükmemektedir. Ve bu nedenle, ilk bakışta, hayatın, gerçekte, kimyasal anlamda hiç meydana gelmediği sonucuna varılabilir.- http://www.strengthsandweaknesses.org/Weaknesses/evol_quotes.htm



DNA polimeraz, hata giderildikten sonra heliksin her iki kolunu da ikinci bir kol ile tamamlar ve böylelikle iki ayrı DNA heliksi oluşmasını sağlar. Bunun için DNA'nın her bir kolunu oluşturan bilginin karşısına uygun olan bilgiyi bulup getirir. Kopyalama tamamlanınca, DNA polimeraz tüm zinciri tekrar baştan kontrol eder.

Bütün bu aşamalar sırasında heliks stabilizasyon enzimleri DNA'yı iki ucundan sabit tutarlar. Ortaya çıkan iki zincir, editaz enzimi tarafından son bir kez kontrolden geçirilir. Bu kontrol sonrasında artık, yepyeni iki DNA zinciri meydana gelmiştir.

DNA kollarının ayrılmasının ardından diğer enzimler, DNA üzerine hücum ederek derhal tarama yapmaya başlarlar. Yaptıkları bu taramalarda DNA üzerinde bir "hata" görürlerse hemen bunu düzeltirler. Hasar gören DNA şeridinin hatalı kısmı, DNA nükleaz adlı enzim tarafından tespit edilir. DNA nükleaz, tespit ettiği hatalı kısmı kopartır ve DNA sarmalında bir boşluk oluşur.

Hata tespit edilip hatalı kısım ortadan kaldırıldığında, DNA polimeraz devreye girer. Bu enzim, DNA'nın ikiye ayrılan her bir kolunu ikinci bir kol ile tamamlar ve iki ayrı DNA heliksinin oluşmasını sağlar. Aşama aşama, helezonun diğer yarısındaki bazları okur ve bunun karşı taraftaki bazlara uyup uymadığını kontrol eder. Bunun için DNA'nın bir kolunu oluşturan her bilginin karşısına uygun olan bilgiyi bulup getirir. Hatalı baz molekülünü oradan ayırır, yerine bunun yenisini yerleştirir. Bir başka deyişle, 3 milyar harfi mükemmel bir şekilde tek tek tamamlar. Dahası, DNA polimeraz tüm bu aşamaları iki kere kontrol eder. İkinci teftiş tamamlanmadan bulunduğu yerden kesin olarak ayrılmaz. Aynı anda bir başka polimeraz enzimi de DNA'nın diğer yarısını tamamlamaktadır. Bütün bunlar olurken, DNA sarmalının iki parçasının birbirine tekrar dolanmaması için heliks-stabilizasyon (DNA sabitleme) enzimleri DNA'yı uçlarından sabit tutarlar. Başka bir enzim ise, yenilenen bölgeye müdahale ederek yerleştirilen doğru bazın, yerine sıkıca bağlanmasını sağlar.

Bütün bu aşamaların ardından devreye giren editaz enzimi, ayrılan parçayı tekrar kontrol eder ve yapılan düzeltmeleri gözden geçirir. Bu kontrol sonrasında yeni DNA molekülü, eskisinin tamamen aynısı olmuştur.

Ancak düzeltme işlemi bununla bitmez. Hatırlanacağı gibi düzeltmenin gerçekleştiği yerdeki DNA şeridi üzerinde bir kopukluk meydana gelmiştir. Bu kopukluk, DNA ligaz isimli enzim tarafından tamir edilir.

Bu onarım son derece önemlidir. Eğer DNA kopyalanması gibi hayati bir işlem sırasında bir hata meydana gelirse, yeni nükleotid sırasındaki kodonlar altüst olacaktır. Aradan eksilen nükleotid ile birlikte üçer üçer okunan tüm kodonlar değişecek, bunun sonucunda bir canlı bedeni için hiçbir şey ifade etmeyen moleküller üretilecek ve sonuçta organizma ölüme doğru gidecektir.

Bütün bu olağanüstü sistem içinde görev yapan bir başka önemli enzim ise, DNA'dan RNA sentezi sırasında görev başındadır. Bu enzim, yeni sentezlenen RNA'da yanlış ve gereksiz kopyalanmış bazları tek tek kontrol ederek yerinden sökmek yerine, yanlış bazların sıralandığı bölgeleri tespit ederek baz dizilerini bu bölgelerden makas gibi keser. Eğer bu kesme işlemi tek bir bölgede değil de, birkaç bölgede birden meydana gelirse, DNA parça parça ayrılmaya başlayacaktır. Bunun önlenmesi için, hücre bu bölgeye başka bir enzim gönderir. Bu enzim, parçalara ayrılmış DNA'yı kollarından tutarak yan yana getirir ve birbirine bağlar.

Yukarıda anlattığımız enzimlerin müthiş kapasiteli çalışmaları ile DNA, mükemmel bir kopyalama gerçekleştirir. Bu olay, insan bedenindeki her hücrede, hiç kesintisiz bir hızla sürekli olarak gerçekleşmektedir. Öyle ki, her gün insan vücudunun 100 trilyon hücresinin her birinde ortalama 20.000 kez onarım işlemi yerine getirilir.

DNA için çalışan enzimler, gösterdikleri titizliğe bağlı olarak o kadar da aceleci değildirler. Enzimlerin reaksiyonlara göre hızlarını belirleme özellikleri DNA üzerinde çalışan enzimlerde oldukça dikkat çeker. Örneğin, DNA polimeraz her bir saniyede yaklaşık olarak sadece on baz tamamlar. Bu, saniyede 5.000.000 hidrojen peroksit molekülünü parçalara ayıran katalaz gibi enzimlerle kıyaslandığında, bir enzim için oldukça düşük bir hızdır. Bu hız, hücrenin ihtiyacı olan kopya DNA miktarına göre belirlenir. Hücrenin ihtiyacı belirlidir ve enzimler de bu üretim hızıyla doğru orantılı olarak hareket ederler. Vücutta öyle yerler vardır ki, enzimlerin adeta ışık hızıyla çalışmaları gerekmektedir. Çünkü onların çalıştıkları bölgelerde önemli olan "hız"dır. Reaksiyonlar ne kadar kısa sürede tamamlanırsa, vücudun sağlıklı kalabilmesi o kadar mümkün olabilmektedir.



1. DNA nükleaz enzimi eşlenen DNA zincirindeki tüm basamakları tek tek kontrol eder ve bir hata varsa bunu tespit eder.

2. Bulduğu bir hata olduğunda onu hemen yerinden koparıp çıkartır.

3. Devreye giren 3. bir enzim olan DNA ligaz kopuk yeri görüp gelir.

4. Ve uygun malzemeyi kulllanarak kopuk yeri tamir eder.

5. Bu sırada devreye giren DNA polimeraz enzimi, heliksin her bir kolunu ikinci bir kol ile tamamlar.

6. Heliksi son bir kere kontrol ederek, iki sarmalın oluşmasını sağlar.

DNA için çalışan enzimlerin üretimi kontrollüdür. DNA kopyalanması sırasında fazla sayıda enzim görev alır ama bunların üretimleri de kullanımları da tasarrufludur. Bunu kontrol eden yine DNA'dır. DNA'nın üzerinde bulunan açma/kapama düğmesi (baskılayıcı gen), üretimi kontrol altında tutar. Bir enzim gereksinimi ortaya çıkana kadar bu düğme sürekli olarak kapalıdır.

Vücutta gerçekleşen en küçük bir elektron alışverişi bile oldukça önemlidir ve bu alışverişin sonuçları büyüktür. Her reaksiyonun kontrollü gerçekleşmesi gerekmektedir. Her reaksiyon için iş bölümü gerekmektedir. Her reaksiyonda sayısız enzimin devreye girmesi ve bunların birbirleriyle bağlantılı hareket etmeleri gerekmektedir. Bunların her birinin görevlerinin, hızlarının, etkileyecekleri moleküllerin belirlenmesi gerekmektedir. Yine her birinin hücreyi yaşatmak için sürekli çabalamaları ve hiçbir zaman hata yapmamaları gerekmektedir. Peki tüm bunları kim belirlemektedir? Bunları kim kontrol eder ve kim hatasız olmalarını sağlayabilir? Kim onları, koskoca bir insan bedenini ayakta, sağlıklı ve canlı tutabilmek için bu şekilde programlayabilir? Kim vücuttaki mikroskobik yapılardan oluşan bu dev sistemi birbirine bağımlı kılabilir?

Tüm bunları yapan ve yaratan Yüce Allah'tır.

Eğer bir insan, kendi bedeninde bu mükemmelliğe şahit oluyorsa ve bunu anlayıp idrak edebilecek yeteneğe sahipse, o zaman üstün Yaratıcımız olan Allah'ın varlığını açıkça görebilir. Sahip olduğumuz her şey gibi, bizi, yerde ve gökteki tüm varlıkları yaratan Yüce Allah'tır. Hiçbir şey Allah'tan bağımsız değildir. Sahip olduğumuz her şey, ancak Allah'ın yönlendirmesiyle hareket ettikleri için kusursuzdurlar.   Allah'ın kontrolünde oldukları için yeteneklere ve olağanüstü özelliklere sahip olurlar. İnsanın tüm bedeni Allah'a itaat halindeyken, kişinin bütün bunları görmezden gelmesi, kendisini bağımsız bir varlık zannetmesi, tesadüflerin bir mucizesi olduğunu düşünmesi çok büyük bir yanılgı, büyük bir nankörlüktür. Bazı insanlar bu üstün yaratılışa tesadüf yakıştırmaları yapmakta direnseler de, bedenlerindeki her enzim, her protein, her elektron, Allah'ın onlar için belirlediği sisteme uyum göstermekte, sürekli olarak Allah'tan ilham almaktadır. Kuran ayetlerinde bu gerçek insanlara şöyle hatırlatılır:

Göklerde ve yerde bulunanlar O'nundur; hepsi O'na 'gönülden boyun eğmiş' bulunuyorlar. Yaratmayı başlatan, sonra onu iade edecek olan O'dur; bu O'na göre pek kolaydır. Göklerde ve yerde en Yüce misal O'nundur. O, güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (Rum Suresi, 26-27)

...Hayır, göklerde ve yerde her ne varsa O'nundur, tümü O'na gönülden boyun eğmişlerdir. (Bakara Suresi, 116)


Enzim mi Dna'nın, Dna mı Enzimin Kaynağı?

DNA ve DNA için çalışan enzimler konusu evrimcilerin çıkmazda olduğu en önemli konulardan biridir. Evrimcileri büyük bir sıkıntı içine sokan "indirgenemez komplekslik", hücrenin bu bölümünde tekrar karşımıza çıkar. Hücrenin en kompleks yapılarından DNA ile vücudun kompleks proteinlerinden enzimler, birbirlerinden ayrı tutulamayacak bir sistem içinde çalışırlar. Ortaya çıkardıkları kompleks sistemin tek bir parçasını bile devreden çıkarmak, sistemin bazı parçalarının diğerlerinden önce ortaya çıktığını iddia etmek mümkün değildir.

Bir önceki başlık altında detaylı anlatıldığı gibi DNA'nın, kopyalanabilmek için enzimlere ihtiyacı vardır. Ancak bu aşamada ilginç bir durum ortaya çıkar. Çünkü DNA'nın kopyalanmasını sağlayan, her aşamada DNA'yı kontrol eden, hataları düzelten ve defalarca baştan sona DNA'yı teftiş eden enzimlerin oluşabilmeleri için gereken üretim bilgileri yine DNA'da saklıdır. Enzimler, DNA'da kayıtlı olan bilgilere göre, DNA'nın kontrolünde üretilmiş proteinlerdir. Dolayısıyla, enzimlerin yokluğunda, şeker-fosfat iskeletini, yani DNA ve RNA'nın "temelini" üretecek kimyasal reaksiyonlar oluşmaz. Bir başka deyişle, enzimlerin yokluğunda DNA sentezi imkansızdır.- http://www.godandscience.org/evolution/chemlife.html DNA'nın yokluğunda ise, enzim sentezi imkansızdır. Kısaca, enzimlerin varlığı için DNA, DNA'nın varlığı için de enzimler gereklidir.

İşte bu gerçek evrimcileri büyük bir hayal kırıklığına uğratır. Tek birinin oluşumunu dahi açıklayamayan evrim teorisi için, iki kompleks yapının aynı anda ortaya çıkması şartı çok daha büyük bir problemdir. Bir imkansızın gerçekleştiğini kabul ederek, DNA'nın tesadüfler sonucunda ilk olarak ortaya çıktığı iddiasını doğru varsayacak olursak, bu durumda onun kopyalanmasını sağlayacak enzimlerin tesadüfen ortaya çıkışını beklemiş olduğunu kabul etmemiz gerekecektir.

Ancak bu süre boyunca kopyalanamayan DNA'nın canlı organizmaya bir faydasının olmayacağı açıktır. Yine başka bir imkansızın gerçekleştiğini ve enzimlerin DNA'dan önce tesadüfen meydana geldiğini anlatan hikayeye inanacak olursak, bu durumda da DNA henüz var olmadığı için enzimlerin üretim bilgileri ve özelliklerini içeren bilgi bankasının hiçbir zaman olmadığını kabul etmemiz gerekecektir. Bu şartlar altında da, tüm imkansızlığına rağmen bir enzim bir şekilde ortaya çıkmış olsa bile daha fazlasının üretilebilmesi imkansızdır. Dolayısıyla, DNA-enzim ikilisi birbirinden ayrılmaz bir bütündür ve birlikte var olmaları gerekmektedir.

DNA temelli yaşamımızda evrimciler, neyin nasıl meydana geldiğine hiçbir şekilde açıklama getirememektedirler. Bu temel parçalar, her parçanın baştan itibaren mutlaka yerli yerinde bulunmasını gerektiren bir indirgenemez komplekslik göstermektedirler.

California Üniversitesi'nden organik kimya profesörü Charles McCombs, DNA ile DNA enzimlerinin evrimsel bir geçmişinin olamayacağını şu sözlerle ifade etmektedir:

Eğer önce onarım mekanizması evrimleştiyse, henüz DNA'nın evrimleşmediği bir sistemde onarım mekanizması ne işe yarar? Eğer ilk olarak DNA evrimleştiyse, DNA bir onarım mekanizmasının gerekliliğini nereden bilecektir? Moleküller düşünebilir mi? DNA kararlı bir kimyasal molekül değildir ve onarım mekanizması olmadan kimyasal oksidasyon ve diğer işlemler nedeniyle kolayca zarar görebilir. Onarım mekanizması evrimleşirken, milyonlarca yıl boyunca DNA'nın nasıl varlığını koruyabildiğini açıklayabilecek bir mekanizma yoktur. Milyarlarca yıllık sözde rastgele mutasyonlar, bu onarım mekanizmasını meydana getirene kadar, DNA, bozulup parçalara ayrılarak ilkel çorbaya geri dönecektir.- http://www.icr.org/pubs/imp/imp-371.htm

İki molekülün birlikte evrimleşmesi elbette ihtimal dışıdır. Ancak burada, evrimcilerin henüz tek bir DNA'nın veya tek bir enzimin ortaya çıkışını açıklayamadıklarını tekrar hatırlatmakta fayda vardır. Evrimciler bunu hiçbir şekilde açıklayamayacaklardır, çünkü enzimin DNA'dan, DNA'nın da enzimden bağımsız olarak tesadüfen ortaya çıkması, hatta tek bir enzimin veya DNA'yı oluşturan proteinlerden yalnızca birinin rastgele oluşması imkansızdır.

Evrimle ilgili tüm iddiaları tamamen devre dışı bırakan DNA ve enzim çelişkisi, evrimciler tarafından da şaşkınlıkla karşılanmaktadır. American Biology Teacher Dergisi yazarlarından Amerikalı evrimci Frank B. Salisbury, tüm bunların evrimsel açıklamasının imkansız olduğunu şu sözlerle itiraf etmek zorunda kalmıştır:

Hayatın kökeni ile ilgili fikirlerimiz zamanın akışı ile radikal olarak değişmek zorunda kalacak. Problem olan sadece gen değil: Tek bir canlı hücresini meydana getirmek için oluşması gereken sistemi bir düşünün! Kopyalanan DNA moleküllerinin ilkel çorbada meydana geldiğini konuşup durmak güzel, ama modern hücrelerde bu kopyalanma uygun enzimlerin varlığını gerektiriyor. Dahası, DNA kendi kendine bir şey başaramıyor. Varlığının tek sebebi, içinde taşıdığı bilgi ve protein enzimlerinin üretiminde kullanılması. Şu anda; RNA, DNA sentezi için gerekli olan enzimleri, ribozomları, amino asitleri aktive edebilmek için gerekli olan enzimleri ve transfer RNA moleküllerini dikkate alacak olursak, DNA ve enzim arasındaki bağlantı oldukça komplekstir. ... Sanki her şey bir kerede meydana gelmiştir: Tüm sistem sadece bir birim olarak oluşmuştur, yoksa her şey tamamen anlamsızlaşır. Bu ikilemi çözecek çeşitli yollar olmalı, ama bunu şu anda göremiyorum.- http://www.ideacenter.org/contentmgr/showdetails.php/id/845

Yaratılış Araştırma Enstitüsü (Institute of Creation Research) başkanı Duane T. Gish ise, DNA ve DNA enzimleri konusunda herhangi bir evrimsel geçmiş olamayacağını şu sözlerle ifade etmektedir:

Aslında, canlı bir hücre içindeki pek çok metabolik aktivitenin hücrenin varlığı için zorunlu olmasına ve bu aktivitelerin neredeyse tamamının enzimlere bağımlı olmasına rağmen, enzimlerin canlı organizmalardan önce ortaya çıkmış olması büyük bir felaket olacaktır. Örneğin, proteinin hidrolizini veya yıkımını katalize eden enzim olan proteolitik enzimin (proteaz) bir şekilde ilkel dünyada farazi ilkel çorba içinde meydana geldiğini varsayalım. Bu tamamiyle bir felaket olur, çünkü bu enzim gördüğü tüm proteinleri mutlu bir şekilde büyük bir hızla katalize edecek ve geride hiç protein bırakmayacaktır. Aynı şekilde, RNaz (reoksiribonükleaz) bütün RNA'ları, DNaz (deoksiribonükleaz) bütün DNA'ları, diaminazlar bütün aminleri, dikarboksilazlar bütün karboksil asitleri vs. ortadan kaldıracaktır. İç yapısı tamamen düzenlenmiş canlı bir hücrenin dışındaki tüm varlıkları tamamen yıkıp yok edici olan bu maddeler, nasıl "seçilmiş" olabilirler?

Yaşamın kökeni ile ilgili olarak doğal seleksiyonun yapabileceği bir şeyin olması imkansızdır. Açıkça böyle bir şey yoktur ve bu nedenle natüralist, mekanik işlemlerle gerçekleşen hayatın kökeni ihtimali tümüyle imkansızdır.- http://www.icr.org/pubs/imp/imp-043.htm  

Washington Carnegie Enstitüsü Başkanı Dr. Caryl P. Haskins ise, bir evrimci olmasına rağmen, birbiriyle bağlantılı bu iki kompleks sistemin tesadüfen evrimleşmiş olmasının imkansız olduğunu açıkça itiraf etmektedir:

Biyokimyasal genetik konusundaki en büyük evrim sorusu hala cevaplanamamıştır. Genetik kod ilk olarak nasıl ortaya çıktı ve evrimleşti? Ve bundan önce, çözmeleri gereken bir gelecek dururken, yeryüzünde yaşam nasıl oluştu?... Gerçek şu ki, bugün yaşayan tüm organizmalarda hem DNA'nın kopyalanma işlemi hem de DNA'nın kodunun etkili tercümesi, çok özel enzimler gerektirir. Aynı zamanda söz konusu enzimlerin moleküler yapıları DNA'nın kendisi tarafından kesin olarak belirlenir ve bunun nasıl gerçekleştiği de büyük bir evrimsel sırdır... Kod ve bunun tercüme ediliş yolları evrimde bir anda mı meydana gelmiştir? Her iki tarafın da sahip oldukları büyük komplekslik ve hayatta kalabilmek için ikisinin de doğru bir şekilde koordine olmaları gerektiği dikkate alındığında, böylesine bir tesadüfün meydana gelmesi neredeyse inanılmazdır. Darwin öncesinde olsaydı, bu bilmece kesinlikle özel bir yaratılışın en büyük kanıtı olarak sunulacaktı.- http://www.strengthsandweaknesses.org/Weaknesses/evol_quotes.htm

Söz konusu olan iki kompleks yapıdır. Evrimciler sadece enzimlerin oluşumunu değil, enzimi oluşturan amino asitlerin doğru bir sıralama ile birleşerek proteini meydana getirmesini bile açıklayamamışlardır. DNA'nın oluşumunu açıklama konusunun ise yanına bile yaklaşamamışlardır. Bu iki kompleks yapının bir yumurta-tavuk döngüsünü andırır şekilde bağımlı hareket ediyor oluşları, birbirlerinin üretiminden sorumlu olmaları, gelişen bilimin evrimcilere gösterdiği en büyük zorluklardan bir tanesini oluşturmuştur. Aslında bu, karşılaştıkları tüm kompleks sistemlere yaratılış dışında açıklama getirmeye çalışan, bu konuda son derece mantıksız ve tutarsız iddialar ortaya atmaktan çekinmeyen evrimcilere, mikrobiyoloji biliminin verebileceği en büyük derslerdendir. Evrimcilerin, hem DNA'nın hem de DNA enzimlerinin oluşumu için öne sürebilecekleri herhangi bir teori, bu konuda ortaya atabilecekleri herhangi bir hayali mekanizma yoktur. Karşı karşıya kaldıkları şey, benzersiz, şaşırtıcı, gerçek anlamda olağanüstü bir yaratılış mucizesidir. Açıktır ki; DNA da, enzimler de, içinde bulundukları hücre de, tüm işlevleri ve özellikleri ile tam olarak olması gereken yere yerleştirilmişlerdir. Bunun yaratılış dışında bir açıklaması olamaz. Allah, bir DNA sarmalı içindeki tek bir nükleotidi, onun sahip olduğu tek bir atomu, onun saniyede binlerce kilometre hızla hareket eden her bir elektronunu her an görmekte, onları her an izlemekte ve her an kontrol etmektedir. Allah'ın dilemesiyle her şey mükemmel bir komplekslik kazanır. Allah istediği için sistemler işler. İnsan, Allah istediği için hayatta kalır. İnsanlık tarihinden beri yaratılmış her insanın her hücresinde gerçekleşen her işlemi bilen Allah'tır. Allah, her hücrede gerçekleşen binlerce reaksiyonu, bu reaksiyona dahil olan molekülleri ve bunları meydana getiren tüm küçük parçaları Kendi kontrolünde tutan, onları yoktan var edendir. İşte bu nedenle yaratılış gerçeğine karşı açıklama arayanlar sürekli olarak çaresiz kalmaktadırlar. Allah'ın yalnızca "Ol" emri ile yarattığı şeylere başka bir açıklama getiremeyeceklerinin kendileri de farkındadırlar. Allah bir ayetinde sonsuz kudretini şöyle haber verir:

Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "Ol" der, o da hemen oluverir. (Bakara Suresi, 117)

RNA'yı Kontrol Eden Enzimler

RNA, yani ribonükleik asit, tıpkı DNA gibi nükleotidlerin art arda yerleşmesiyle oluşan tek diziden ibaret büyük bir moleküldür. DNA molekülünden tek farkı, nükleotid dizilimlerinde Timin yerine Urasil'in bulunmasıdır. RNA, hücrelerde DNA ile birlikte çalışarak enzimlerin sentezlenmesinde rol alır.



Protein üretileceği zaman, DNA'dan proteinin tarifi kopyalanır. Ancak, bazen tarif DNA'nın farklı bölgelerinde bulunur ve arada kalan istenmeyen bilgiler de kopyalanır. Yukarıda kopyalanmış olan bilginin düz kırmızı renkte olan bölgesi, istenmeyen bilgiye ait bölgedir. Doğru proteinin üretilebilmesi için bu bölgeden kurtulmak gerekir.


İşte bu esnada "spliceosome" isimli enzimler yardıma gelirler ve istenmeyen bölgenin iki ucunu birbirine değdirecek şekilde kopyalanan zinciri bükmeye başlarlar.


Bu işlemin sonucunda istenmeyen bölge kopartılmış olur. İstenilen bilgiler ise birbirine eklenir ve proteinin tarifi, üretim için hücrenin fabrikasına götürülür.

Vücudumuzdaki herhangi bir işlem için, örneğin uzayan bir saç telimizin her hücresinin oluşmasını sağlayacak tüm kimyasal reaksiyonların gerçekleşebilmesi için de, ilgili enzimlerin üretiminin yapılması gerekir. Bunun için enzimlerin üretileceği DNA'nın ilgili kısımlarına mesajlar iletilir. DNA, RNA ile birlikte enzim üretimini gerçekleştirdiği için, mesajın gittiği ilgili kısımda RNA sentezinin yapılması gerekmektedir. Bunun gerçekleşmesi için DNA'nın aktif hale geçmesi, RNA'nın çekirdek dışına taşınması ve enzimlerin sentezlenmesi şarttır. RNA sentezi için gerçekleşen tüm aşamalar da yine "diğer enzimler" tarafından kontrol edilirler. Üretilen enzimlerden bir tanesi olan ATPaz (adenozintrifosfataz), ATP'lerin kullanılmasını, bir diğer enzim de ATPaz'ların doğru yere gelmesini sağlamaktadır. Bu sırada binlerce başka enzim de hücrenin canlı kalabilmesi için, binlerce başka reaksiyonu benzer aşamalarla gerçekleştirmeye devam etmektedirler. Ancak burada vurgulanması gereken önemli bir nokta vardır: RNA, enzim üretimi için sentezlenmektedir. Ancak onu sentezleyenler, yine enzimlerdir.

Çekirdekteki genler tarafından meydana getirilen RNA molekülleri, enzimlerin şekillendirilmesinde temel bir rol oynarlar. Eğer bir canlı organizma hatalı bir gen ile doğarsa veya genlerinden biri eksikse, bu durumda RNA molekülü tamamlanmamış demektir. Bunun da anlamı bazı enzimlerin hücrede oluşmamış olmasıdır. Dolayısıyla üretilemeyen enzime bağlı olarak meydana gelmesi gereken reaksiyonlar da gerçekleşemez ve organizma hastalıklı olur. Eğer söz konusu enzimler ve onların gerçekleştirdiği reaksiyonlar organizma için hayati ise, o zaman ölüm kaçınılmazdır.

Enzimleri RNA üretir ama RNA'nın enzim üretebilmesi ve üzerindeki hataların düzeltilebilmesi için yine enzimlere ihtiyacı vardır. Yani DNA için geçerli olan durum, RNA için de geçerlidir. Bu sistem DNA'da olduğu gibi çalışır. Hücre içinde bir protein üretilmesi gerektiğinde, RNA polimeraz isimli bir enzim, hücrenin bilgi bankası olan DNA'ya gider. DNA'dan üretilecek proteinle ilgili bilgileri bulur ve bunların bir kopyasını alır. Ancak bazen üretilecek protein ile ilgili bilgiler, DNA'nın farklı bölgelerinde dağınık halde bulunabilir. Böyle durumlarda, RNA polimeraz enzimi, bilginin başladığı yerden bittiği yere kadar olan bölümün tamamını kopyalar. Bunu yaparken enzim, işine yaramayan yerleri de kopyalamış olur. Arada gereksiz bilgilerin bulunması, farklı ve işe yaramaz bir proteinin üretilmesine neden olacaktır. Bunun engellenmesi için, devreye spliceozom isimli yeni bir enzim girer. Bu enzim, yüzbinlerce bilginin içinden gereksiz olanları büyük bir itina ile seçip çıkarır ve söz konusu proteinin üretilmesi için gerekli olan zincirleri birbirlerine ekler.

Bu arada tRNA kodonunun (transfer RNA - amino asitlerin birbirine eklenmek üzere ribozoma iletilmeden önce bağlandıkları küçük RNA molekülleri) doğru amino asite bağlanması gerekmektedir. 20 amino asidin her biri için en az bir transfer RNA (tRNA) türü mevcuttur. Eğer RNA kopyalanmasındaki bu hayati aşama çalışmazsa, o zaman RNA sıralaması bozulur. Bu da RNA'nın işlevsiz olması anlamına gelmektedir. "Aminoaçil-tRNA sintetaz" adı verilen özel bir enzim, uygun amino asitin tRNA'ya bağlanmasından sorumludur. Bu işlem sırasında hem her tRNA'nın doğru amino asite bağlanması sağlanmalı hem de diğer 19 amino asidin bundan etkilenmemesi gerekmektedir. Ancak söz konusu enzimin hatasız çalışması sonucunda RNA kopyalanmasındaki bu riskler tümüyle ihtimal dışı kalmış olmaktadır.- http://www.ideacenter.org/contentmgr/showdetails.php/id/845

DNA kopyalanması konusunda karşımıza çıkan ikilem, RNA kopyalanması konusunda yine karşımızdadır. RNA'nın kopyalanmasını sağlayan proteinler, yine RNA tarafından üretilen enzimlerdir. Dolayısıyla RNA'nın yokluğunda enzimlerin, enzimlerin yokluğunda da RNA'nın varlığından söz etmek mümkün değildir. Bu durumda evrimciler için proteinlerin yokluğunda RNA polimerlerinin nasıl kopyalanacağı konusu çözülemez problemler oluşturmaktadır.

RNA'nın özel enzimlerinin, mutlaka RNA var olduğu anda, tüm fonksiyonları ile eksiksiz olarak çalışıyor olmaları gerekmektedir. Aynı anda enzimlerin de RNA tarafından üretiliyor olması gerekmektedir. Evrimciler, bu çelişkili duruma bir açıklama getiremedikleri gibi, bu yapılardan herhangi birinin tesadüfen nasıl meydana gelmiş olabileceğini de açıklayamamaktadırlar. Bu durumda, birbirinden ayrı çalışması mümkün olmayan ama aslında birbirlerinden farklı olan moleküllerin, hiçbir sebep olmamasına rağmen "tesadüfen" aynı anda oluştuklarını, tesadüfen birbirlerini bulup yine tesadüfen birlikte çalışmaya başladıklarını mı öne süreceklerdir? Böyle bir iddiayı ortaya atacak olan, yıllarca laboratuvarlarda eğitim görmüş, bu sistemlerin tümünün en ince noktalarını bilen bilim adamları olmayacak mıdır? Sırf Allah'ın varlığını ve yaratılış gerçeğini inkar edebilmek için böyle bilim ve akıl dışı bir iddia ile ortaya çıkmak, bilim adamlarını oldukça küçük düşürecek bir durum olur.

İşte bu nedenle evrim savunucuları da bu tür iddialarla ortaya çıkmaktan çekinmektedirler. Tüm bunlara bilimsel bir kılıf uydurmaya çalışmakta ama bunu da başaramamaktadırlar. Evrimci Leslie E. Orgel, oldukça açık olan bu imkansızlığı kabul etmek zorunda kalanlardandır:

İlk olarak RNA'nın meydana geldiği ve geliştiğini öne süren RNA dünyası adını verdiğimiz iddiayı ortaya attık... Bu senaryo gerçekleşebilir, tabi prebiotik RNA şu an delilleri olmayan iki özelliğe sahip olursa: Proteinler olmadan kendini kopyalama özelliği ve protein sentezinin tüm aşamalarını katalize edebilme yeteneği.

Orgel'in bahsettiği şey, evrim gibi hayali bir sürecin RNA'yı enzimlerle birlikte ortaya çıkarması gerektiğidir. Ancak bu hayali süreçte, söz konusu kompleks yapıların değil bir arada meydana gelmesi, bu yapıların kompleks parçalarından tek bir tanesinin bile tasadüfen oluşması imkansızdır.

Allah'ın yaratması o kadar mükemmeldir ki, tüm dünya insanları bir araya gelseler, onun sahip olduğu tek bir hücreyi bile oluşturamazlar. Buna Allah'ın yaratması dışında bir açıklama, alternatif bir iddia getiremezler. RNA'nın enzimsiz, enzimlerin de RNA'sız var olmayacakları bir sistem, bu mükemmelliğe tartışmasız en kusursuz örneklerdendir. Allah, tüm varlıkların Yaratıcısı olduğunu Kuran'da şöyle bildirir:

Göklerin ve yerin yaratılması ile onlarda her canlıdan türetip-yayması O'nun ayetlerindendir. Ve O, dileyeceği zaman onların hepsini toplamaya güç yetirendir. (Şura Suresi, 29)